BENDE BURDAYIM
• 13/4/2007 - Akın Akın Ankara'ya!...
Bu gün rastladığım bir habere aslında hiç de şaşırmadım desem yeridir. Haberi merak ettiniz değil mi?
Haber her zamanki rutin haberler formatında; İktidar-muhalefet kavgası gibi bir şeydi. Ancak tek bir farkla.... Bu kez Başbakanı rahatsız eden, muhalefetin eleştirileri değil, halkın Cumhuriyetine sahip çıkmak için düzenlediği “Cumhuriyete ve Atatürk’e saygı” mitingiydi.
Sevgili Başbakan, bu mitingden rahatsızlık duyduğunu alenen ifade ederken, bu söylemi bana birden “bana neden laiklikten bahsediyorsunuz? Türkiye Laiktir Laik kalacak diye neden bana söylüyorsunuz? Bu sloganı atmanın ne lüzumu var?!” dediği günleri anımsattı...
Hatta bu sloganlar atılırken törene ön kapıdan değil de; nasıl arka bahçeleri kullanarak gelişini...
Rahmetli Bülent ECEVİT’İN cenaze merasiminde yaşanmıştı bütün bunlar ve tören sonrasında Tayip Erdoğan partilileri ile yaptığı kongrede bu rahatsızlığını aynen böyle dile getirmişti.
Bu gün ise Cumhuriyet mitinginden rahatsızlık duyduğunu açıkça ifade ediyor. Düşünmüyor, çekinmiyor. Kendi tabiri ile kararlı duruş diye adlandırdığı pervasızlığını hala sürdürüyor. Madem bu kadar rahatsızsınız sayın Başbakan o halde size bu şirin ilçeden soruyorum:
Neden talipsiniz rahatsızlık duyduğunuz bu makama?!... Neden kendiniz, kendiniz olmazsa illa da sizin düşüncenizde biri olacak dersiniz? Elini eteğini öperek önünde diz çöktükleriniz mi dedi size bu zihniyeti sileceksin diye... Yoksa kimselerin farkına varmadığı bir yerlerde ettiğiniz yeminler mi düştü aklınıza?!...
Sayın Erdoğan, unutmayın ki; Cumhurbaşkanı olduğunuz zaman Atamızın huzurunda sizde sıkça sap gibi ayakta durmak zorunda kalacaksınız (ki; bir zamanlar buda sizin ifadenizdi) bunu bilmiyor musunuz?!...
Şunu çok iyi biliyorum ki sayın Erdoğan; millet bu mitinge nefretle bakmıyor, siz görmek istemeseniz de ayakta alkışlıyor... Nefretle bakanlar ise siz ve sizin gibi düşünen %25 ten ibaret...
Akp’nin ne kadar değerli bir duruşu var onu bilemem ama, zikrinin fikrinden çok da farklı olmadığı kesin.
Ayrıca; " Muhalefetin derdini biliyoruz. Ama bunu yaparken siyasetin çıtasını ayaklar altına düşürmelerine de izin verecek değiliz. AK Parti değişimin, kalkınmanın, gelişmenin olduğu gibi siyasi seviyenin, demokratik duruşun, toplumsal katılımın ve özgürlüklerin de teminatıdır. Gelecekte de böyle olacaktır" diyen Erdoğan’a seslene seslene sesimiz kısıldı inanın...
Atanın huzurunda gerçekleştirilen saygı duruşunu sap gibi değerlendiren siz değil misiniz?!... Size derdini anlatmaya çalışan bir çiftçiye “ hadi lan, al ananı git başımdan” diyen de?!... Cumhuriyete ve Atatürk’e saygı mitinginden rahatsızlık duyan da sizsiniz... Bütün bunlara “Hayır!...” demeyeceğinizi umuyorum çünkü bunlar bir kamera şakası ya da gizli çekim filan da değildi... Foto montaj ya da kurgu olması olasılığı da sıfır.
Eee, o halde hani nerede siyasi seviye?!... Hani demokratik duruş?!... nerede kaldı toplumsal katılım ve özgürlüklerin teminatı?!... Bütün bunları ayıramayacak kadar cahil mi görüyorsunuz siz bu halkı?!...
14 Nisanda göreceksiniz bu milletin Cumhuriyetine, İlkelerine ve vatanına, demokrasisine nasıl sahip çıktığını... Keşke bu talihsiz söylemi yapacağınıza, bundan rahatsızlık duyacağınıza ilk sırada saf tutabilseydiniz... KEŞKEEEE!...
ŞULE KOŞAN_ www.bigazete.com |
Düşünceleriniz (7) :: Düşüncelerini Yazmak İstermisin? :: Bağlantılarım
|
• 13/3/2007 - KIRMIZI KARANFİL
Mustafa Kemal'in az bilinen, "cok masum bir gonül hikâyesi"
Selanik'te ogrenci iken, Nadire diye bir komsu kizi varmis. Cigerlerinden hasta olan bu kiz Mustafa'ya pek hayranmis. Her gecisinde pencereye kosar, ona bakarken yüzünü al basarmis. Bir gün komsu kizi Hatice'ye acilmis: "Mustafa Bey, oteki arkadaslarina hic benzemiyor" demis. Bu gizli sevdayi Mustafa'ya hissettirmeye karar vermisler. Hatice, Zübeyde hanimlarin evine girer cikarmis. Bir cuma, ailece oturmaya gitmisler. Mustafa evde yokmus. Hatice, üst kattan bir sey getirmesi istendiginde aklindaki plani uygulamaya koymus. Sofadan gecerken, saksi icindeki kirmizi karanfillerden birini gizlice koparmis. Mustafa'nin üst katta soldaki yatak odasina dalmis. Karyolasinin basucundaki masanin üzerinde acik duran tarih kitabinin üzerine karanfili birakmis. Korkudan titreyerek kosar adim asagi inmis. Cicegin Nadire'den geldiginin anlasilacagina eminmis. * * * Az sonra Mustafa eve gelmis. Zübeyde Hanim'in ve Hatice'nin annesinin ellerini opmüs. Hatice'nin de elini sikmis. O donem Türkler arasinda el sikma âdeti olmadigindan Hatice sasirmis biraz... Zaten gizlice biraktigi cicekten dolayi pek heyecanliymis. Mustafa bu heyecani hissetmis; gozlerini Hatice'nin gozlerine dikmis. Kücük kiz ne yapacagini bilememis.
Mustafa "Ders calismam lazim" deyip yukari cikmis. Cikar cikmaz da tekrar asagi indigi ayak seslerinden anlasilmis.
Hatice kalbinin duracagini hissetmis. Cünkü, geldiginde Mustafa'nin elinde o kirmizi karanfil varmis. "Bu cicegi benim kitabimin arasina kim koydu?" diye bagiracak diye cok korkmus Hatice... "Ben ettim, sen etme" der gibi bakmis ona... Mustafa, Hatice'yi müstehzi gozlerle süzdükten sonra disari cikmis. Hatice hemen gidip olanlari Nadire ablasina anlatmis. "Olüyordum korkudan. Bir daha beni boyle islere sokmayin" diye yalvarmis. Nadire, ciceginin adresine ulasmasinin keyfiyle beklemeye baslamis. * * * Aradan epey bir zaman gecmis. Bir gün Hatice, Zübeyde Teyze'sinin kendisini oglu Mustafa'ya istedigini ogrenmis. Ama Hatice'nin annesi, Mustafa asker olup uzaklara gidecek diye bu izdivaca yanasmamis. Konu kapanmis. Mustafa, Harbiye'de okumak icin İstanbul'a gitmis. Lakin annesine gonderdigi her mektubun altina "Hemsiremiz Hatice Hanim'a da mahsus selamlar ederim" cümlesini eklemeyi hic ihmal etmemis. Harbiye'den erkâniharp yüzbasisi olarak ciktiginda Hatice'yi yeniden istetmis. Bu kez Hatice'nin ailesi razi olmak üzereyken sarayda calisan bir ahbaplari onlari uyarmis: "Ben, onun hakkinda saraya gelen jurnalleri okudum. İstikbali cok karanlik. Aman uzak durun" demis. Hatice'nin annesi, kizini alelacele bir baskasiyla evlendirmis. * * * Yillar gecmis. Mustafa Kemal, "Atatürk" olmus Evlenip coluk cocuga karisan Hatice, yasadiklarini 1920'lerde bir kis günü, Kocaeli'nde Maarif Müdürü olan apartman komsusu Münir Hayri Bey'e anlatmis. Münir Hayri, daha sonra sinema tahsili icin yurtdisina gitmis. Dondügünde Atatürk kendisinden hayatini perdeye yansitacak bir senaryo yazmasini istemis. Senaryonun esaslarini da bizzat dikte ettirmis. "Filme baska neler koymaliyiz?" diye sordugunda Münir Hayri, biraz da cekinerek, "Her filmde kadin ve ask unsuru aranir, bilmem nasil emredersiniz" demis ve yillar once Hatice'den dinledigi hikâyeyi Atatürk'e nakletmis. Hatirlamis Atatürk; gülmüs: "Ben, Hatice'nin o karanfili kendi hesabina koydugunu sanmistim" demis. Ve devam etmis: "Hatice zekâsi, güzelligi ve terbiyesiyle ornek bir kadindi. Her vakit hayatimin en degerli hatiralari arasinda kalacaktir." Sonra Nadire'yi de hatirlamis: "O kizcagizi da bir kâtiple evlendirdiler. Sonra da oldü." * * * Birkac gün düsündükten sonra Münir Hayri'yi yeniden cagirmis Atatürk: "Tamam" demis; "Bizim cocukluk hikâyesini filme koyalim. Yalniz Hatice'nin ismini koymayalim. Bu, cok masum ve hic de serefsiz olmayan bir hikâyedir, ama belki Hatice'nin torunlari filan istemezler."
Münir Hayri'nin senaryosu "Ben Bir İnkilap Cocuguyum" adini tasiyordu; Atatürk rahatsizlandigi icin cekilemedi.
Hatice mi? Son sürpriz de bu: Hatice Hanim milletvekili secildi ve Meclis'e girdi. Torunlari hayatta midir acaba?
CAN DÜNDAR
|
Düşünceleriniz (2) :: Düşüncelerini Yazmak İstermisin? :: Bağlantılarım
|
• 13/3/2007 - İÇİNE ATAN...
Suskunluğundan tanırım O'nu... Yüzünde her daim nöbete duran ve içindeki depremi maskeleyen gülücüğü bilirim. O depremin yüreğinde açtığı derin yarıklardan en küçük bir iz yansımasa da yüzüne, aşinayım ketumiyetine...
Bilirim ki, kabil olsa da, ters çıkarılmış bir kazağı düzeltir gibi içten kavrayıp dışa çevirseniz ruhunu, sanki yıllar yılı söylenmeyip saklanmış, dilin ucuna kadar gelip tutulmuş, tam haykırılacakken içe atılmış yüzlerce sözcük, hafızaya kelepçelenmiş binlerce söz, dile getirilmemiş on binlerce itiraz, akıtılmamış onca gözyaşı ilmek ilmek çözülüp saçılıverecektir ortalığa...
Ama o konuşmaz.
Sabırla dinler, sitemsiz kabullenir ve ruhunun derinliklerine gizlediği çekmecelerde özenle saklar içine attıklarını...
Sadece kendisiyle baş başayken açar onları...
Kimi zaman gizli bir günlüktür çıkan çekmeceden... Yazar; ...kimi zaman da sırdaş bir silahtır... Sıkar.
* * *
Niye bazıları ağzına geleni söyleyip rahat uyku uyurken, "içine atan", sessizliğe gömülüp kendi dehlizlerinin karanlığında yapayalnız kâbuslar görmeyi seçmiştir? Anlatmazlar ki bilesiniz...
Kimi nasıl diyeceğini bilmediğinden, kimi bildiğini de diyemediğinden, kimi dediği halde kıymeti bilinmediğinden, kimi bir kez deyip yanlış bildiğinden, suskunluğun o huzurlu kuytusuna sığınmıştır.
Sesini en çok yükseltenlerin en haklı sayıldığı bir dünyada, sürüye uyup gürültüye katılmaktansa sessizliğe gömülüp haksız sayılmayı tercih ederek tevekkülle içine kapanmıştır. İç kanamaları zaman zaman ağzından kaçırıverse de, dudağının kenarından sızanın "kızılcık şerbeti" olduğuna inandırır herkesi...
Oysa ne kadar gizlemeye çalışsa da, içindeki fırtınanın birilerine fark edileceği umudunu hep korur. Suskunluğunun her şeyi anlattığını sanır. Sanki onca gürültü içinde birileri gözbebeklerini okuyacak ve konuşmayı bilmeyen bir çocuğun derdini anlar gibi, iç dünyasında çağlayan nehrin sesini duyacaktır. Başını sessizce öne eğişinden, sitemkâr imalarından, dargın yalnızlığından derdini anlayacak, şifresini çözüp sessizliğini sese çevirecek birini bekler umarsızca...
Oysa gürültünün çağında, kimselerin vakti yoktur, anlatmayanın derdini anlamaya... Kimse kimsenin gözbebeğine bakıp konuşmaz; yüreğini dinlemeye yanaşmaz.
Öyle olunca da hepten içine kapanır "içine atan"... Maddi varlığını dibe çeken bu manevi yükün ağırlığıyla yaşamayı öğrenir. Yükünü sırtlayıp, kendi iç sesiyle sohbet ederek yürümeye koyulur. Kendine yazılmış mektuplar, meçhule karalanmış satırlar, sadece yastığının bildiği sırlarla örer kozasını...
Sabah oldu mu, sahte gülümsemesini yüzüne yapıştırıp hayata karışır.
Anlaşılmadıkça artar ketumiyeti... Rahat hesaplaşanlara özenerek erteler hesaplaşmalarını... Geciktirilmiş her sohbet, vazgeçilmiş her itiraf, gösterilmemiş her tepki birbirine yapışıp koca bir ura dönüşür içinde... Sonra kanser gibi sarar bünyesini...
İçindeki yara, yüzünde gülümseyen maskeyi aşağı çekmeye başlar zamanla... Artık ya içindekileri kusacak, ya da hepten susacaktır.
İşte o zaman, "iç" denilen o dipsiz derinlik, o ne atsan dolmaz sanılan kuyu taşar aniden... Yük, taşınmaz olur. Yıllar yılı sabırla bastırılan volkan, ya umulmadık bir tepki, ya katılırcasına bir ağlama nöbeti veya gizlenmiş bir silah olur, gürültüyle patlar.
"İçine atan"ları bilmeyenler, kestiremezler bu ani tepkinin nedenini... Yanlış yerde ve son günlerde ararlar ipucunu... Oysa onca yılın suskunluğuyla kaynaya kaynaya dolmuştur yanardağ... Ve gün gelmiş patlamıştır.
İntiharı, doğumudur "içine atan"ın... İlk kez yüksek sesle konuşmuştur ve çoğu kez, son olur bu...
Artık geride bıraktığı efsane konuşacaktır, kendisi yerine...
* * *
Tanırım O'nu... Sessizliğin erdem sayıldığı bu özel dünyanın suskunları bilirler birbirlerini... Çareyi de bilirler. Gözbebeklerine bakıp ruhunda kaynayan volkanı sezecek ve şefkatle "içeri" sızıp O'nu yukarı çekecek bir dost elini umutla beklerler. Beynine ancak o dost eli uzanabilir. O yoksa yedeği bir kurşundur..
Can DÜNDAR
|
Düşünceleriniz (yok) :: Düşüncelerini Yazmak İstermisin? :: Bağlantılarım
|
• 28/12/2006 - İyi Yıllar
"iyi düşünün bu yılınızı iyi geçirdiniz mi sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi Bu yıl kaç gün gün ışığı ie uyandınız kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu ve siz hiç onu kokladınız mı yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl çimlere uzandığınız oldu mu çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl kaç kez kuşlara yem attınız bir çiçeği dalındayken kokladınız mı bu yıl kaç defa gökkuşağı gördünüz ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı kaç kez mektup aldınız bu yıl eski bir dostunuzu aradınız mı hiç kimseyle barıştınız mı bu yıl aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl iyi bir yılın, bunlar gibi birçok "küçük şeye" bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl yayılın çimenlerin üzerine..... acele edin er yada geç ... çimenler yayılacak üzerinize...
Can Dündar
|
Düşünceleriniz (6) :: Düşüncelerini Yazmak İstermisin? :: Bağlantılarım
|
• 6/12/2006 - Türkü Gözlüm
Kar yağıyor türkü gözlüm Kar yağıyor buralara. Uzun hava ağıt gibi, Dökülüyor bulvarlara. Sen de gittin buralardan, Böyle bir karlı havada. Okul bittikten sonra 95'in yılbaşında, Gelmiş özlemiştin beni, Sarılmıştın hıçkırıkla, Kar yağarken dilek tutmuş, Kar yemiştin avucumda. Nasıl gittin türkü gözlüm, Mahzun kaldım buralarda. Gülüşlerimiz geliyor, Ağlıyorum buralarda.
Sen bir öğretmensin şimdi, 657 devlet memuru. Kıt kanaat geçinirsin, Seni beklediğim gibi, Beklersin ay sonunu.
Belki de evlisin şimdi, Bunca yıl geçti aradan. Sen beni unuttun belli, Türkü gözlüm çık hatrımdan.
Oralara da kar yağar mı, Güneş çıkar mı ardından? Saçaklardan su damlar mı, Su girer mi papucundan?
Yokluk kötü türkü gözlüm, Yokluğun çıkmaz aklımdan. Varlık güzel türkü gözlüm, Varlığın yitti yanımdan.
Okulun bittiği yıl tayinin çıktı doğuya. Belki yazarsın diye, Bir kalem almıştım sana. O kalemle mektup yazmış, O kalemle ağlamıştın. Ama o son mektubunda, Sen ne kadar değişmiştin... Sözlerin de değişmişti... Değiştiğin belliydi ki, Kalemin de değişmişti...
Ah benim türkü gözlüm Ne oldu birden sana? And içmiştik gündüz gece, And içmiştik kopmamaya. Hacı Bayram'da dua ettik, Ayırmasın Allah diye... Bir fakire para verdik, Belki dua eder diye...
Fakir mi dua etmedi, Sen mi yalancı çıktın? O fakiri göremedim, Gelmedi namaz vakti. Çok oturdum musallada, Her tabutta kendim vardım, Dua ettim ardım sıra...
Şimdi en arabesk duygularla Dudağımda o türkü, Yürüyorum bulvarlarda... Ellerim üşürken hep Ellerin gelir aklıma. Yüreğim ağlıyor şimdi, Yanıyorum buralarda... Kar yağarken hazin hazin, Ölüyorum türkü gözlüm, Ölüyorum buralarda...
Bedirhan Gökçe |
Düşünceleriniz (3) :: Düşüncelerini Yazmak İstermisin? :: Bağlantılarım
|
|
|
|
|